Serüven devam ediyor: Londra – Düsseldorf

Londra - Dusseldorf

Geçen yıl (2016) Şefik ve ben hastanemizden, hastanemizin de desteğiyle GBI Europe bisiklet yolculuğuna katılmıştık. İlk kez katıldığımız bu yolculuk bizim aynı zamanda mesafe olarak da ilkti. Viyana’dan Berlin’e bisikletlerimizle, dere tepe demeden yolları aşarak gitmiştik. Bu arada belirtmeliyim, onca yolun sonunda “bir daha katılmam” hissi içimde haylice baskındı. Ancak, aradan birkaç hafta geçince, kendime yeni bir bisiklet aldım ve “Bir daha mı? Neden olmasın?” dedim.

Bu sene de Şefik ve ben katılmaya karar verdik. Hastanemizden bu kez bir kişi daha bize katılmaya karar verdi: Burcu. Üçümüz hastanemizi temsilen, hastanemizin de candan destekleriyle bu yılki GBI Europe’da pedallayacağız.

Bu yıl (2017) GBI Europe farklı bir güzergah izleyecek. Londra’dan Düsseldorf’a gideceğiz. Altı gün sürecek bu yolculukta günlük sürüşler, son gün hariç 100-120 km dolayında. Laf aramızda, beşinci gün tercih edenler için 195 km.lik bir parkur seçeneği de sunulmuş!

GBI, bisikletle ilgili organizasyonları saygı duyduğumuz bir amaçla gerçekleştiren, gönüllü çalışılan bir kuruluş. GBI açılımı, Global Biking Initiative (Küresel Bisiklet İnsiyatifi). Amaçları da bisikletleriyle katılanların kendi ülkelerinde seçmiş oldukları kuruluşlara yardım toplamaya çalışmaları. Geçen yıl bizler Kanser Savaşçıları Derneği’ne destekte bulunmaya çalışmıştık. Bu yıl da aynısını yapacağız.

Bu yıl geçen yılki katılıma göre farklarımız var. Geçen yıl Türkiye’den 23 kişi katılmıştık. Bu yılsa katılım çok daha az; toplam 10 kişi katılıyoruz. Bunda bir etken katılım için iki ayrı vize (Schengen ve İngiltere) gerekliliği ve maliyeti. Bununla birlikte hastanemizden katılanların oranı çok arttı: Türkiye grubunun %30’u İstanbul Florence Nightingale Hastanesi’nden. Ayrıca, Şefik ve benim geçen yıla göre daha deneyimli olduğumuzu belirtmeliyim. Eh, bu aralar fena da antrenman yapmadık. Hedefimiz yüzümüzün akıyla, yarasız beresiz bu mesafeyi tamamlamak.

Dünyadaki etkinliklerden duyduklarımız, saygı duyduklarımız, ağzımız açık kalarak izlediklerimiz, beğendiklerimiz olmuştur. Birçoğunda o etkinlikte yer alan kişinin(lerin) emeklerini bir uğurda, bir kişiye, bir olguya, bir zorluğa adadıklarını görmüşüzdür.İşin bu bölümü ise baktıkça uzak kalmış olduğumuz bir yanıymış, meğer. Düşünsenize, onca ter, onca eziyet, onun geçmişindeki onca hazırlık, risk, kaygı… Hepsini bir ya da iki sözcükle ifade edebildikleri bir amaç uğruna gerçekleştirmiş oluyorlar.

Bizim yaptığımızın ölçek olarak onlarla karşılaştırılabilir yanı yok. Ama bilinmesini de isteriz ki, kendi boyumuz posumuza göre yaşamımızdaki en zorlu performanslardan biri bizi bekliyor. Şefik ve ben ikinci kez katılacak olsak da, vücutlarımız birer yaş daha yaşlandı ve üst üste altı gün süreyle pedal basmak, her bir gün yüz küsür kilometre yol katetmek, haylice tırmanışlar yapmak bizim için bu sürüşü şimdiden ultramaratona dönüştürmüş durumda.

Burcu ise yaman kız. Hastanemizde bütçe planlamada çalışmaya başlaması çok eski değil. Onunla ilk tanışmam, bisiklet merakı nedeniyle olmuştu. Bisiklet sürmek için arayışları varken, hastanemizden sordukları kişiler beni işaret etmişler. Geldi, tanıştık ve izleyen Pazar günü Beşiktaş’ta buluşmaya karar verdik. Binmiş bisikletine Bakırköy’den; geldi Beşiktaş’a. Biz bisikletçiler Pazar sabahlarını, erken saatlerini pek bir severiz. Trafik çok azdır. Güvenle ve hızla bisikletlerimizi kullanabiliriz. Gelgelelim, o Pazar o saatlerde ortalık karanlıktı. Ona rağmen Burcu basmış pedalına, gelmişti Beşiktaş’a kadar.

Şefik Gayrettepe Florence Nightingale Hastanemizde çalışıyor. Kendisi Radyasyon Onkolojisi uzmanı, dahası Profesörü. Çok değerli bir hekim. Hastalarının iyileşmesi için çırpınan bir hekim. Bilen bilir, onkoloji hastaları tıbbın en zorlandığı hastalığı yaşayan hastalardır. Onlara yardımcı olma çabaları da, ne yazık ki, her zaman olumlu sonuçlanmaz. Mesleğini uygularken karşılaştığı bunca zorluğa rağmen Şefik hep nüktedandır, sevimlidir ve dosttur.

Ben de İstanbul Florence Nightingale Hastanesi’nde Kulak-Burun-Boğaz hastalıkları bölümündeçalışan bir hekimim. Baş-boyun kanserleri üzerine çalışmalarımız Şefik ile birlikte önemli bir güç kazandı. Biz de istedik ki, GBI Europe boyunca her pedal çevirişimiz kansere karşı olan mücadeleyi biraz daha güçlendirsin.

Televizyondan bisiklete

Yıllar öncesinden hatırlarım Televizyonu. İlk kez çocukluğumda Televizyonumuz olmuştu. O yıllarda TV yayınları günde birkaç saatti. Yayın olmayan saatlerde televizyonu açar, karıncalı görüntüsü ve hışırtılarından uzaydan gelen sinyalleri yakalayıp yakalayamayacağımı merak ederdim. Olmadı; yakalayamamıştım hiç!

İzleyen yıllarda karşısında saatler boyu oturduğum da olmuştu, bu kutunun. Zamanla renklendiğini, o sırada mecburi hizmet yaptığım yoksul ve kerpiç köy evlerinin renkli TV kutuları ile donandığına da tanık olmuştum. Sonrasında her nedense hiç de çekici gelmedi o soğuk ekran bana. Bununla birlikte, belki de çok çok az izliyor olmamdan olsa gerek, önümde bir TV ekranı açık olduğunda adeta ipnotize olmuşçasına takılırım görüntülere.

Anneciğimi ara ara ziyaret etmeye çalışırım. Annem sosyal cıvıl cıvıl yaşamını giderek yaşlılığın getirdiği hareket kısıtlılığından dolayı TV karşısında hareketsiz bir yaşama dönüştürmüş durumda. Magazin programları, diziler favori programları arasında. Eh, biraz da yüksek sesle dinler. Ne zaman ki annemi ziyaret etsem, ben de o programlardan nasibimi alırım.

Dolayısıyla Televizyondan sunulan yaşam tarzlarına ilişkin, nereden nereye gelindiğine dair de bir fikir edinebildim. Son ziyaretimde fark ettiğim değişimi nasıl anlatabilirim acaba?

Fark ettim ki, çok yıllar önce bu tür kitle iletişim araçlarından sunulanlarda insanı özendirecek boyutta insanların birbirlerine iyi davranışları, efendilik, büyüklere hürmet, insancıllık baskındı. Oysa annemde izlediklerimde kötülükler, intikam, saygısızlık, hınç, entrika, kazanç hırsı, ve ilgi çekebileceği düşünülen her türlü çirkinlik vardı.

Yo yooo, annemin tercihleri değişmemişti. Belli ki talebe göre şekillenen bir arz vardı. Bu arz ile insanları daha fazla o ekrana çekebildikleri kesin. Dizilerle, magazin programlarıyla, duyguları coşturan, heyecanları tırmandıran yapımlarıyla…

Öyle ya da böyle, değişim yaşamın değişmeyen tek unsuru. Öyle ya, değişmeyen tek şey değişim. Değişimlerin getirdiklerinin ise kötü, yozlaşma, bozulma, dejenerasyon gibi terimlerle yaftalanmasını da doğru bulmuyorum. Her değişimin nedenleri var. Sonuçta, evrensel iyiliğe doğru gidildiğini düşünenlerin sayısı hiç de az değil.

Bizim bisiklet serüvenlerimiz konu olduğunda, serüvenimizin geçmişini bisikletin keşfiyle ilişkilendirecek kadar geçmişe uzanmayacağım. Çocukluluğumuzda bisikletle ilk tanışmalarımıza kadar da gitmeyeceğim. Yaş kemale erdikten sonra bisiklete geri dönüşümüzden de söz etmiyorum. Lakin, pedallara bastıkça yaşadığımız özgürlük hissi eşsiz. Özgürlüğünüze doğru kanatlarınızı çırptıkça geride yollar kalıyor. İyi de, bizim kanatlarımız yok. Pedallara basıyoruz ve bazen canımız çıkıyor o yolu tamamlamak, o yokuşu çıkmak ya da beraberinde gelen bir zorluğu aşabilmek için. İşte bizim serüvenimiz tam da o aşamada başlıyor.

İlk kez geçen yıl GBI Europe etkinliğine katılmış, toplamda 800 km katetmiştik. Yolda dökülenlerimiz olmuştu. Jant telim kırılmış, yolda kalmıştım. Enerjim tükenmiş, düz yolda gidemez hale gelmiştim. Elleri günlerce uyuşuk kalanlar, diz ağrılarından yürüyemeyecek hale gelenler, düşüp bir tarafını zedeleyenler olmuştu. Ateşi çıkıp hasta düşen, ona rağmen binenimiz de. Her ne olursa olsun, tamamlamaya azmettik. Tamamladık da. Onca eziyete rağmen hiç birimizin mutsuz olduğunu düşünmüyorum. Eşine az rastlanır bir dayanışma ruhu ile sürmüştük bisikletlerimizi. Keyifli sohbetleri de sıkıştırabilmiştik bunca çabanın arasına. Yine de, hepimizi bunca azmettiren ana unsur yararlı olma çabamız olmuştu. Bir grup arkadaşımız Düşler Akademisi yararına çevirmişti pedallarını. Benim de içinde yer aldığım arkadaş ise Kanser Savaşçıları derneği adına basmıştı pedallarına. Yalnızca pedallara basmakla kalmamıştık; aynı zamanda çevremizdekilere duyurmuştuk ki, katkılarını esirgemesinler. Onlar da sağ olsunlar, desteklerini her aşamada ortaya koydular.

Bu yıl bir başka serüvene başlıyoruz. Yine GBI Europe. Bu kez güzergah farklı. Londra’dan başlayacağız pedallamaya. Dover’da feribota binecek, Dunkirch, Fransa’da ineceğiz. Toplam kilometre 550 km; ancak gözüpek olanlar için 850 km.ye kadar yolu uzatma seçeneği de var. Altı gün sürecek bu kez. Bakalım nasıl gidecek? Hepimiz de heyecanlıyız. Biraz da tedirginiz. Gelişmeleri, yolculuğumuzu izleyenlerimizle, çevremizle paylaşmaya çalışacağız. Yine Düşler Akademisi, yine Kanser Savaşçıları Derneği yararına destek bekleyeceğiz. Serüven devam ediyor. Dizi programımız umarız ilginizi çeker. Bizimle kalın 🙂

Londra’ya yolculuk

Yolculuklarla ilgili ayrıntıları sıkıcı bulmuşumdur. Her bir yolculuğun keyifli taraflar olduğu gibi, sıkıntılı, hatta eziyetli yanlarının da olduğu hepimizin malumu. Önemli olan salimen varmak. Biz de vardık. Vardık işte, ne olacak?

Ancak bundan sonra bu taraflara, Londra’ya uçacaklara uyarım: Gatwick hava alanına gitmeyin. Pasaport kuyruğu uzuuuunnnn. Bunca uzun sürmesinin özel bir nedeni yok. Özel gün, güvenlik önlemleri vs. değil. Daha önce uçmuş olduğum diğer alanlarla karşılaştırılır gibi değil.

Neyse, sonrası sorunsuzdu. Ekip keyifli. Bu satırları yazmak için kullandığım bilgisayarımı, yakın zamanların bize hediyesi olan uçakta yanımıza alma yasağı uygulamasının hediyesi olarak yarım saate daha beni beklemiş olmalarının serzenişlerini bir kenara bıraktığım takdirde. Onu da onlara bu akşam birer bira hediye edeceğimi söyleyerek affettirdim.

Hotelimize vardıktan sonra ilk işimiz bisikletlerimizi kutularından çıkarıp toparlamak, sürmeye hazır hale getirmekti. Şefik koca bir kutu dolusu eldiven getirmiş, yolculuk öncesi de hepimize duyurmuştu: “Eldiven getirmeyin, bende bolca var”.

Hotelimizin yeri Thames nehri kıyısında, Londra’nın güneydoğusunda bir yer. Oldukça sakin bir yer. Hotelimizin karşısında çimenlik bir alanda yayıldık; bisikletlerimizi toparladık. Bu sene daha deneyimli olduğumuz kesindi; geçen seneye göre daha çabuk ve daha az yardıma gereksinim duyarak yapabildik. Bugünden bu işi yapmakla yarına bırakmamış olduk. İyi de yapmışız; Koray’ın lastiklerinden birini paketlemeyi unutmuş olduğunu farkettik.

Sonrasında bir bisiklet mağazasına gittik. Biraz da susamışlığımızı giderdik, bir İngiliz pub’ında. Bu İngilizler ne kadar da gürültücü deyip durduk. Sonra otelimize döndük. Organizasyon kayıtlarınızı yaptırdık. Yakınlarında bir yerde karnımızı doyurduk ve ben erkenden odama çekildim. Eh, sabah 03:00’te uyanmış, kalkmış olarak bunca yorgunluğu atabilmem için dinlenmem gerekir; öyle değil mi?

Burcu ve Çilem bisikletlerini toparlarlarken

İlk gün: Londra’nın kargacık burgacık sokakları, elektronik adamın arızaları, unutulmuş kızlar ve istiridye

Bugün otelimize gelişimiz hayli geç oldu. Etkinlik bir seremoni ile başladı. Seremoni GBI Europe’un 10. yıldönümü nedeniyle daha dolu dolu idi ve dolayısıyla daha uzun sürdü. Geç çıkabildik yola. Sonra da Londra’nın içinden dışına, o karma karışık coğrafyayı, elimizde navigasyon cihazları olduğu halde zor bulabildiğimiz güzergahı katederek çıkışımız saatlerimizi aldı. Bu arada belirtmeliyim; İstanbul’daki bisikletçiler yatıp kalkıp İstanbullu sürücülere şükretsinler. Londra sürücüleri düşman başına!

Yollara koyulduk. On kişiyiz. Neşeli bir grupla yol aldık. Ara ara kopmalar olsa da arayı pek açmadan ilerlemeye baktık. Takım kaptanı Gökhan Gököz ve onun talimatıyla ikişer kişilik eşleşmeler yaptık. Bana kaptan düştü.

İlerlerken, benim bisikletimin vites değiştiricisi teklemeye başladı. Bir iki derken vites değiştiremez oldum. Bir şey değil, günlerden Pazar ve Londra’nın da dışında bir yerlerdeyiz. Karamsarlığa kapıldım. Geçen sene almıştım bu bisikletimi. Oldukça araştırmış ve iyi bir ürün olduğuna kanaat getirdikten sonra satın almıştım. Vites değiştiricisi de elektronik: Di2 olarak da anılan bir Japon teknoloji ürünü. Bu zamana kadar belki de 5 bin km kullanmıştım ve hiç bir sorunum olmamıştı. Saat gibi çalışıyordu.

Ama olur ya, çalışmaz oldu. Neyse ki küçük bir şehirden geçiyordu yolumuz. Pazar olmasına rağmen açık bisikletçi buldum. Hemen girdim içeri. Gökhan da beni yalnız bırakmadı; sağolsun. Adamlar iyi niyetle ilgilendiler; ama, anlamadıkları bir vites değiştirici türüyle karşı karşıya idiler. İyice umutsuzluğa kapılıyordum.

Bu arada belirtmeliyim, dün bisikletimi bavulundan çıkarıp monte ettiğim sırada da vites değiştiricisinde küçük takılmalar olmuş ve sonra bisikletten anladığı belirtilen, organizasyon görevlilerinden birisini arkadaşlar bulmuşlardı. O, sorunu anlayamadığı gibi, “işte bu yüzden mekanik bisikletleri seviyorum” demişti. Ben de kendi kendime düşünmeye başlamıştım; seçimimi yanlış mı yapmıştım?

Derken ilk gittiğimiz bisiklet mağazasındakiler bir başka mağaza önerdiler. Hemen oraya gittik. Görevliler tamir bölgesine bizi sevk ettiler. Kris isimli bir kişi bizimle ilgilendi. Görür görmez, “Endişeye gerek yok; Di2 çok kolaydır” dedi. Ve şıpın işi sorunu çözüverdi. Yineledi; “çok iyidir Di2”.

Sevinçle bir teşekkür parası vermeye çalıştıysam da kabul etmedi. Zorla verdiğim 5 GBP’ı hayır kutusuna koyacağını belirtti. Bisiklet dünyası böyle. Ayrıca görmek gerekirdi, Kris’in bisikletlere nasıl da sevgiyle yaklaştığını. Gökhan’ın bisikletini ayrı methetti, benimkini ayrı.

Grup arasındaki iletişimlerde whatsapp çok kullanılıyor. Gökhan da durumumuzu gruba yazmıştı. Grubumuzun, bu yılki etkinliğe katılamadıysa da, bir onursal üyesi var: İlhan Kesken. Yıllarca GBI’ya katılan takımların deneyimli, ansiklopedik bilgiye sahip ve bisiklet tutkunu kaptanı İlhan. İlhan bu durumu öğrenince yazmış hemen: “Mazhar abi elektronik teçhizatı ile yine başı belada. Hiç bir şey değişmemiş batı cephesinde.” Ben de bir tebessüm ile okudum bu satırları. Haklıydı. Üstümde taşıdığım elektronik donanımı aklıma geldiğimce yazayım:

  • Bisikletimin vites değiştiricisi
  • Bisikletime taktığım navigasyon cihazı
  • Navigasyon cihazının vites değiştiricinin durumunu gösterebilmesi için, vites değiştiriciye takılan sinyal aktarıcı
  • Cep telefonu
  • Bluetooth kulaklık
  • Göğsüme takılı nabız ölçer
  • Bisiklete takılı olan devir ve hız ölçerler
  • Göğsümde takılı GoPro kamera
  • USB ile şarj olan ön ve arka ışıklar
  • Power bank adı verilen, portatif enerji kaynağı

Neyse, o mağazadan rahatlamış ve daha önemlisi yeniden bisikletimi çok çok severek çıktık. Hemen bir sandviç bulup yedik ve bu arada öğrendik ki, grubumuzdaki kızlar, Burcu ve Çilem’i grubun diğer elemanları geride bırakıp gitmişler. Kızların da ellerinde navigasyon cihazları olmadığı için bir yerde durmuş ve kaptanı aramışlardı. Gökhan onlara beklemelerini söyledi. Teknoloji sayesinde konumlarını telefonla bildirebildikleri için çok geçmeden onları bulduk.

Bizim kızlar sakince bir kasabanın pub’ında, orada içenlerle çeneye dalmışlardı. Bu arada, kızların dışındakilerin yaş ortalaması 65-70 arası olsa gerek. Ve nerdeyse tamamı da erkek. Adamların ağzıları kulaklarında. İçmişler, kafaları iyi ve kızlarla bisikleti, yolculuğu ve kimbilir daha neleri konuşmuşlar. Kızların söylediğine göre amcaların keyifleri biz gelince biraz kaçmış; ama ne yapsınlar? Biz Burcu’nun lastiğinin de patlak olduğunu fark ettik ve onu değiştirdik. Bu arada, ne de olsa küçücük bir kasabanın sıkıcı yaşantısında bir değişiklik demek olduğumuz için bizimle çene çalmayı sürdürdüler. Hatta mataralarımıza biraz da ateş suyu koymayı önerdiler!

Yola koyulduk. Yolun orta noktalarında ileri uç elemanları ile buluştuk. Sürmeye devam ettik. Uzunparkuru seçtik; çünkü, yol üstünde istiridyesi ile ünlü Whistable isimli bir yer olduğunu duymuştuk.

Akşamüstü saatlerinde vardık oraya. Ve tabii istiridyelerimizi yedik. Sonra da varış noktasına doğru sürdük bisikletlerimizi. Varış noktasına 1 km kala benim arka jant tellerinden birisi kırıldı. Keyfimizi kaçırmadı. Ne de olsa parkuru tamamlayabilmiştik. Yalnızca çok geç varmış olduk.

Otele gelişimiz 22:30 dolaylarında idi. Yanda açık olan marketten sandviçler aldık ve karnımızı öylece doyurabildik. Sonrada hazırlıklarımız, elektroniklerin şarjı, duş vs. derken, yatmadan bu yazıyı da yazmaya baktım. Saat 01:00’e geliyor. Sabah 05:30’da kalkmam gerek. Eh, bana müsaade.

2. Ben süremiyorum 🙁

Dün akşam yolda arka tekerimin tellerinden birisi kırılmıştı. GBI Europe organizasyonunda kamp alanında bir tamir atölyesi ve tamirciler bulunuyor. Akşam haylice geç saatlerde de olsa kamp alanındaki tamirciler tamir etmeye çalışacaklarına söz verdiler. Ancak sabah karşılaştığım durum umduğum gibi değildi.

Bisikletimin arka teker jantı onbir vites seçeneği sunuyor. Ellerinde ne uygun tel vardı, ne de uygun yeni jant. Farklı bir jant takmayı önerdiler; geçici olarak kullanabileceğim. Ne kadar geçici bilmediğim bu jant hem benim bisikletimin vites değiştiricisi ile uyumlu değildi, hem de hediyesi 200 Avro idi.

Sonuçta bugün binemeyeceğim. Tamirciler de bisiklet turuna eşlik ederek geliyorlar. Umuyorum ki, akşama Belçika’da uygun yedek parçaları bulur ve bisikletimi onarırlar.

Bugün hafif bir yağış ile başladı gün. Şefik ve Burcu ekibin geri kalanı ile birlikte yola çıktılar. Yağmurluklarını da giymiş olarak tabii. Yolları açık olsun.

Yamalı bohça

Bu sabah kahvaltımızı yaptık. Bisiklet giysilerimizi giydik. Kamera, navigasyon, enerji jelleri, ışıklar vs. derken hazırlıklarımız tam. Bisiklet kamp alanına gittik ki, bisikletimin onarılamamış olduğunuöğrendim. Yapacak bir şey yok. Bizim ekibi yolcu ettim. Bisiklet giysilerimi günlük giysilerle, otobüsün boş olduğu bir sırada arka sıra koltuklara saklanarak değiştirdim. Kös kös otobüse oturdum. Otobüs kalktı, durdu, yeninden kalktı derken saatler geçmiş oldu. Geceden de az uyuyabilmiş olarak otobüste kah uyudum, kah bilgisayarımda işlerimi yaptım. Ve üstteki yazıyı yazdım.

Bugünkü parkurun özelliği, Canterbury’den feribotların kalktığı Dover’a kadar 36 km.lik bir yol katedilmesi, Fransa’da Dunkerque’a ulaştıktan sonra da 59 km. daha yol katedilmesi idi. Tek avuntum toplam kilometrenin düşük olduğu günlerden birisi olması, sonuçta kaçırdığım günün görece daha hafif olması idi.

Dover’ın özelliği, eşimden öğrendiğimce, beyaz yamaçlarıymış. Onların bol bol resmini çektim. Bekledik. Yalnızdım. Daha sonra Dover’da feribota bisikletlerlilerle birlikte girdik. Bizim ekip birbirimizi bulduk. İki saatlik feribot yolculuğu boyunca bisiklet sürüşlerinde Burcu’nun yine patlayan lastiğini, yoldaki yokuşları anlattılar, öğle yemeği yedik, kestirdik.

Şefik dün başlayan diz ağrısının iki dizine de geçtiğini, sürüşünü zorlaştırdığını, Fransa’ya varınca sürmeyeceğini belirterek bana teklifte bulundu. İstersen benim bisikletimi kullan. Kaptanımız Gökhan ona bu fikri vermiş. Şefik’İn bisikleti de çok iyi bir bisiklet. Boylarımız yakın. Neden olmasın dedim ve karaya varınca ilk uygun yerde üstümdekileri değiştirip bisiklete hazır hale geldim. Şefik ise bu kez otobüs yolcusu oldu.

Türk ekibinin adı Turkish Delight (Türk lokumu). Bizim takım geride kalan 9 kişi ile birlikte sürdük. Ne kadar düz Avrupa. Sanki silindir ile ezilmiş, düzleştirilmiş. Düzde sürmek bisikletçi için kolay. Eziyet çekmeden yol aldık. Farkında olmadan Belçika’da bulduk kendimizi. Ne bir sınır kapısı, ne bir işaret. Yalnızca arabaların plakalarındaki B harfinden Belçika’da olduğumuzu anladık.

Hedefe vardık. Günün yorgunluğunu alan en güzel haberi aldım; bisikletim onarılmıştı. Borcumu ödedim, bahşiş bıraktım ve ayrıca birer bira aldım onlara. Bisikletime kavuşmuştum.

Sonra otelimiz, akşam yemeği derken, çok gecikmeden odama çekildim. Bu satırlarla bugüne son veriyorum.

3. gün: Günlerimiz uzamaya başladı

Bugün ekipçe ikiye ayrılarak sürmeye karar verdik. Şefik ve Burcu’nun içinde yer aldığı altı kişilik ekip kısa tur, benim içinde yer aldığım ekip ise uzun tur yapmaya karar vererek yola çıktık. Kısa tur çok kısaydı: 108 km. Bizimki ise çok uzun: 133 km.

Şefik ağrıyan dizlerine rağmen sürmeye kararlıydı. İlk 30 km kadar bölümü iki grup birlikte sürdük. Sonra biz ayrıldık.

Kısa tur grubu sıkı yokuş tırmanmış. Bir yerde yokuşun dikliği tabela ile belirtilmiş: %19. Bu tırmanış hakkında bir fikir vermek için, Rumeli Kavağı’ndan Maden Mahallesine tırmanan yokuşun en dik yerinin %16 olduğunu belirtsem daha iyi anlaşılabilir. Sıkı yokuş tırmanmışlar ve ekipten hiç kimse yokuşu yürüyerek çıkmamış. Önümüzdeki yıl bu ekipten birkaç kişi Tour de france’a katılabilir!

Şefik 85 km boyunca sıkıntı olmaksızın bisikletini kullanmış. Ancak 85. km.de diz ağrısından pedala basamayacak hale gelince bırakmak zorunda kalmış. Burcu ise grubun geri kalanı ile birlikte 108 km.yi tamamlamış.

Bizim ekipse Belçika’nın Gent isimli şehrinden geçerek gittik. Gent’e gelmişken öğle yemeğimizi yedik. Nehir kenarında güzel bir şehir, Gent.

Sonraki bölümde bir arkadaşımızın (Koray) bisikletinin vites değiştiricisi bisiklet kadrosundaki kırıkla beraber kopunca o tam tur yapamamış oldu. Biz ise ona ve yanında bekleyen arkadaşı Çağdaş’a su almaya gittik. Bulabildiğimiz en yakın market kilometrelerce uzakta idi. Dönüşte de yolumuzu kaybedince haylice yol yapmış olduk bugün: 140+ km. Çok yorgunum artık. Çok gecikmeden uyuyacağım.

4.gün. En uzun sürüşüm. Sevgili eşime ve tatlı kızlarıma adıyorum bu emeğimi

Bu yazıyı gecikmeli yazıyorum. Çünkü bu sürüşün sonunda otele kendimi attım. Otelde bulabildiğim bir yemeği çiğnerken dahi zorlanacak kadar yorgun olduğumu fark ettiren bir yorgunluğum vardı. Odama çekildim. Diğer gecelerdeki gibi bilgisayarımın başına oturdum ve ı-ıh! Yazacak halim yok. Devrildim uyudum.

Sürüşte Kağan ile ikimiz sürdük. Kağan çok uyumlu bir arkadaş. Bu uyum hem kişiliğinden, hem de sportif kapasitesinden. Sürüş hızlarımızı birbirimize uydurduk, daha doğrusu Kağan bana uydu. Ben de enerjimi bu mesafeye yayacak şekilde kullandım. İlk iki saat daha düşük tempo, sonra orta tempo, kısa molalar, bolca sıvı, ara ara enerji jelleri, hafif bir öğle yemeği ile zorlanmadan yol aldık. Ancak beni en çok zorlayan sele basısı ve ayakkabılarımın dış yandan baskı yapmaya başlaması oldu. Yolun büyük kısmı dümdüzdü. Böylesi iyi sayılır; ancak, sürekli pedal çevirmeyi gerektirmesi sele basısını artıran bir faktördür. Fazla kilolarımı hatırlatıyordu, popomun acıdığı her an. Ah o kilolar!

Her sürüşün bir özeti olabilir. Bu sürüşümün özeti yalnızca yolu katetmek idi diyebilirim. Benim için en uzun mesafe oldu. Kendimi buna hazırlamıştım. Tempomu ayarladım. Yoldaşım Kağan çok iyiydi, çok uyumluydu; sağolsun. Ben de kendimi yola verdim. Yalnızca ihtiyaçlarımız için durduk. Onlar da su, tuvalet, öğle yemeği, ayakkabı ağrısı duruşlarından ibaret oldu. Bunca kendimi yola verdiğim başka hiç bir sürüş hatırlamıyorum. İstanbul’da Riva yoluna kendimi vurduğumda yeşilliklere kavuştuğum an etrafa mutlulukla bakar, havayı solur, kokuları içime çekmeye bakardım. Tuzla yollarına gittiğimizde ise deniz manzarasıdır bize eşlik eden, yolculuğumuzu süsleyen. Rumeli Feneri yollarında ağaçların arasından dimdik yokuşu tırmanırken ise kuş sesleri bir keyiftir. Oysa bu 167 km.lik sürüşteki tek lüksümüz, kanal köprülerinden birinin alttan bir teknenin geçebilmesini sağlamak için açılışını, daha doğrusu havaya kaldırılışını izlemek oldu.

Bunu yazarken bundan mutsuz olduğum düşünülmesin. Her yolculuğun kendi içinde bambaşka boyutlara bireyi taşıdığı muhakkak. Yolcu olup da hayallere dalmamış, düşünsel bambaşka boyutlara girmemiş kimse var mıdır ki? İçinde tekerrürü bulunduran yolculuklarınsa, yürüyüş, koşu, bisiklet gibi, meditatif bir etkisi de var. O süre boyunca kişi başka boyutlardadır. Kimisi buna deşarj olmak der, kimisi kafasını boşaltmak. Benimse birkaç saat boyunca kendim, bisikletim, ağrıyan yerlerimle süren bir iç yolculuğum oldu. Kendimle barışık, pedallarımı her çevirişimde kanserle savaşanlara yönelik katkıları artırabilme umudu içinde ve bugünkü sürüşümü sevgili eşim ile dünya tatlısı kızlarıma adama kararıyla yol aldım. Bu yolculuğa çıkabilmem önemliydi; tamamlayabildiğim için kendimi çok şanslı ve mutlu hissediyorum. Dilerim amaçladıklarımla bir yarar sağlamışımdır.

5. gün: Keyif grubu, 110 km, bomboş sokaklar, Belçika’dan Hollanda’ya,

320C, Koray’ın düşmeyişi

Son iki gün Şefik’ten ve Burcu’dan ayrı sürmüştüm. Onlara sözüm vardı; son iki gün yanlarında sürecektim. Eh, önceki iki gün de kurtlarımı dökmüştüm. 145 km. ve 167 km. üstüne acıyan popom, ayaklarım.

Kaptan ile anlaşarak 10 kişilik grubu ikiye böldük. Gruplarda navigasyon cihazının bulundurulması çok önemli. Başka türlü yolları bulma şansımız yok sayılır. Bir grup daha tempolu sürmeyi isteyecek kişilerden oluşuyordu: Kağan, Çağdaş, Gökhan, Serdar abi ve iyi çocuk Tolgay. Koray bugün bizimle sürmeyi tercih etmişti. Bizim grupta ise Burcu, Çilem, Koray, Şefik ve ben vardık. Grubun en yaşlısı ve kaptanında görevlendirmesinden aldığım yetkiyle grubun adını “keyif grubu” koydum ve sürüşümüzün keyifli olmasına karar verdiğimi belirttim.

Birlikte yola koyulduk. Koray ve Şefik önde, navigasyon yaparak, Burcu ve Çilem arkalarında, ben de en arkadan sürmeye başladık. Herkesin beşinci güne ait duygu durumu farklı idi. Kızlar kaygılı ve tedirgin, ama azimli, Şefik diz ağrısından çekinerek, Koray kırılmış olan bisikletinin yerine kiralamış olduğu dağ bisikletinin ne kadar da konforlu olduğunu bizlerle paylaşarak, bense acıyan popomu daha fazla acıtmamaya bakarak sürdük bisikletlerimizi. Hiç kopmadık. Herhangi bir nedenle bir kişinin gereksinimi söz konusu olduysa grupça durarak ilerledik.

Geçtiğimiz yıl Gülse Birsel’in Avrupa hakkında bir yazısı olmuştu. O yazıyı okuduğum zaman GBI Europe 2016’yı geride bırakmıştım. Gülse Birsel yazısında Avrupa köy ve kasabalarının, hatta bazı kentlerinin sokaklarındaki ıssızlığa, kapalı kepenklere, donukluğa, hatta kasvete işaret etmişti ve ben de içimden aynılarına tanık olduğumuzu düşünmüştüm.

Bisikletle katedeceğimiz parkurları hazırlayanlar, haklı olarak, trafiğin az olduğu köy yollarını, küçük kasaba yollarını yeğliyorlar. Avrupa köyleri ile ülkemizin köyleri arasında benzerlik çok yoktur. Avrupa’nın köylerine köy demeye bin şahit ister. Tertemiz yollar, evler, bahçeler, hatta tarlalar. Düzgün zeminli yollar. Muhakkak ki daha fazla zenginlik söz konusu.

Bununla birlikte, o zevkli peyzajları olan evlerin arasından geçerken, o temizliğe imrenerek bakarken, bir yandan da sokakların cıvıltısızlığı ülkemizin bir başka yönünü bize hatırlatıyor ve ülkemizi biraz daha fazla sevmemizi sağlıyordu. Bizim yollarımızda insana rastlanır. Yollarımızda bakkal, market, hiç değilse benzin istasyonu ve onun içinde bir markete rastlanır.

İstanbul’daki sürüşlerimde bazen Anadolu Feneri’ne tırmanmayı tercih ederim. Bisikletçiler için çok güzel bir güzergahtır o yol. Yolun bir kısmında %14’lere varan dik yokuşları tırmanmak iyi bir antrenman demektir. Yolun uzun bir bölümü yeşilliklerin arasında akar. Trafiği azdır ve sessizdir.

Anadolu Feneri’ne her gidişimde köy bakkalına uğrar, bir şişe su alır, ödememi yapar ve teşekkür ederim. O son derece mütevazı bakkalın sahibi bey ya da hanım, her kim olursa olsun, o da candan bir şekilde teşekkür eder. Anadolu Feneri köyünün içindeki birkaç kafede oturan oralı insanlar, İstanbul temposuyla ilgisi olmayan yavaşlıktaki yaşamlarına bakar, onların yaşamlarına saygı duyar ve yeniden yollara koyulurum.

Yalnızca İstanbul köyleri değil; Anadolu köylerinde, kasabalarında yollarda hareket vardır, hatta cıvıltı vardır. Avrupa’da ise onu bulmak çok zor. Bisikletlerimizle kan ter içinde giderken bizim derdimiz cıvıltı olmuyor, elbet. Ama, ihtiyacımız bir market, bir kafe, hatta kızlarımız için bir tuvalet olabiliyor. Biz erkekler biraz daha kolaylıkla doğaya katkıda bulunabiliyorsak da, hanımların gereksinimine saygı duymak gerek.

Yok. Yol aldıkça alıyoruz, ama yok. 30 km.lik sürüşün sonunda mola veririz diye düşünmüştük, ama nafile. Yer yok. 45 km kadar yol geride bıraktıktan sonra bir benzin istasyonu ve içinde market bulduk. Hemen durduk. Çay-kahve, soğuk içecekler, tuvalet. Bu arad benzin stasyonunda bir gazete standı. Üstünde 6-7 çeşit gazete. Üçü Türk gazetesi: Sözcü, Hürriyet, Milliyet. Yolda bir da FC Anadol, Türk sürüş okulu tabelaları gömüştük. Türkler Avrupa’yı istila etmişler!

Biraz daha yol katettik. Yolun 50. km.sinde beslenme noktasında da durduk. Sularımızı doldurduk. Biraz daha muz ve enerji verici besin aldık yanımıza. Kızlar o fırsatı değerlendirip yerlerdeki minderlerde keyif yaptılar.

Yollara koyulduk. Ne sıcak ne sıcak bir gün. Bir yerde tabelada 320C gördüm. Bir kasabadan geçerken tenisçi kızları, karşılklı su atışları ile remzeden nefis bir heykel gördük. Küçücük bir kasaba ve bu güzellikte bir heykel. Sanatı ne güzel de besliyorlar. Orada fotoğraflarımızı çekerken fark ettik ki Koray kayıp. Hemen telefonumuza sarıldık ve aradık; cep telefonu kapalı. Arandık tarandık; bulamadık. Mecburen yola koyulduk ki, az ileride bir kafede hızlı ekibi bulmuş. Onlarla oturuyor, sigarasını tellendiriyor! Kızdık tabii ona. Sonra biz de oturduk, kanal kıyısındaki bu sempatik köy kafesinde. Oturduğumuz yerde bir yandan da temizliğine, düzenliliğine gıpta ettik.

Belçika’ya girerken girdiğimizi anlamamıştık. Hollanda’ya girerken yine bir işaret olmamasına rağmen, girilen köy-kasabaların girişinde tabela ile isimlerinin olması, evlerin farklı mimarileri, yol zeminlerinin kızıl renkleri, ve muazzam bisiklet yolları ile pek de gözden kaçabilecek bir değişimi fark ettik ve bildik: Hollanda’dayız.

Hollanda’daki bisiklet yolları anlatılmaz, yaşanır. Kavşaklar dahi bisikletler göre tasarlanmış. Biz de bu güzel yolların tadını çıkara çıkara varış noktasında bulduk kendimizi. Eh, günü keyifle tamamlamış olduk. Bir de fark ettik ki, Koray bugün hiç düşmemiş!

6. ve son gün: Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde. Az gittik, uz gittik. Dere tepe düz gittik.

Bugün de keyif grubu ayrıldı. Diğerleri uzun yol yapmak üzere yola çıkmışlardı; ancak kaptan Gökhan saat 13:00’de tüm GBI katılımcılarının ortaklaşa hareket edeceği Mönchengladbach’a yetişememe riskini göze almak istemeyince onlar da bizim gibi kısa mesafe yapmışlar. Kısa mesafe 44 km, uzun ise 88 km. idi. Buluşma noktasından sonra birlikte sürülecek mesafe ise 19 km.

Keyif grubu yola 08:30 dolayında koyulduk. Uzun mesafelerden sonra 44 km. hiç de gözümüzde büyümüyordu. Şefik önde navigasyonda, Burcu ve Çilem onun arkasında, en arkada ben yolları katettik. Planımızda yolun ilk 20-25 km.si geride kaldıktan sonra bir kafe bulup oyalanmak vardı. Yine boş Avrupa yolları. Aradığımız türden bir tesisi bulmamız ancak 40. km.de mümkün oldu. Yorulmamıştık; ancak, saat henüz 10:00-10:30 dolaylarında idi. Zamanımız çoktu.

Sonra da birkaç km. daha sürüp Mönchengladbach’a vardık. Şehir merkezinde kafeteryaların çok olduğu bir buluşma noktasında diğer GBI’lılarla buluştuk. Öğle yemeğimizi yedik. Hala diğer grup gelmemişti. Meğerse bir bisiklet mağazasına girmişler, bisikletlerden bisikletler beğenmişler. Sonra buluşma noktasına zar zor varmışlar!

Sonraki bölüm ise yüzlerce bisikletlinin bir arada sürdüğü, şarkılar söylendiği, “GBI! GBI!” tezahüratlarının yapıldığı, bizim için yolların trafik polislerinde kesilmiş olduğu keyifli bir sürüş oldu. Varış noktasına varmamızla birlikte birbirimize sarıldık, kutladık. Başarmıştık. Geride yüzlerce km. bırakmıştık.

Sonrası ayrıntı. Tören, eşyaların ayrılması, herkesin kendi yoluna gitmesi.. Bir önemli nokta: GBI yardım toplama amaçlı yapılıyor. Bu yıl toplanan rakam 780,000 Euro imiş. Çok saygı duyduğum bir yönü bu, GBI’ın. Bizim bunca çabamızın bir yarara yönelik olması, bu yarara vesile olunması, ter dökerek, zorluk çekerek, pes etmeyerek yapılması… Saygı duyduğum bir anlayış bu.

GBI bize bir kez daha eğitim demek oldu. Yalnızca bisiklet sürüşü, tekniği, donanımı vs değil. Dayanışma, insan karakteri, takım ruhu taşıyanlarla ben diyenler arasındaki fark, Avrupa… Yorulduk ama olsun. Dilerim yorgunluğumuza değmiştir.

Kim kimdik?

Koray Doğan
Hobisi düşmek

Koray ve dört kişi daha Vodafone’dan katıldı. GBI organizasyonlarının başlatan ve halihazırda yürüten kişiler de Vodafone’da çalışmış kişiler. Koray ilk kez katıldı GBI etkinliğine. Bununla birlikte sürüş tekniği ve fizik gücü iyi. Daha önce talihsiz bir kaza sonucu elini yaralamış olmasının getirdiği bir tedirginlik vardı. Ayrıca Koray çoğu bisikletçinin tercih ettiği taytlardan hazzetmiyor ve onun yerine bermuda şortunu giymeyi tercih ediyor. GBI boyunca ne giyecek diye hepimiz merak etmiştik; sonuçta o da bizler gibi tayt giymeyi tercih etmiş. Üstelik, bisikleti ayakkabı yerine parmak arası terlikle kullanmayı da seviyordu. Bu kez kilitli ayakkabı kullandı. Ayrıca günde en az 2 kez düşmezse kendini binmiş saymıyor. Yalnız her nasıl olduysa 5. gün hiç düşmedi.

GBI’ın 3. gününün sonuna doğru bir düşüşünde bisikletinin kadrosunda kırık oluştu ve bisikleti kullanılmaz hale geldi. Koray’ın buna hiç de morali bozulmadı Sonraki günler organizasyondan kiraladığı dağ tipi bir bisikletle sürdürdü turu ve çok daha mutlu oldu. Türkiye’ye döndüğünde de yol tipi bisiklet yerine dağ tipi, yani suspansiyonlu bisiklet kullanmaya karar vermiş.

(Not: Bu yazımı yazarken Koray bana 10 GBP rüşvet teklif etti, onu biraz parlatayım diye! Paranın akıbetini sormayın)

Kağan Oskay
Spor mu? Yessss! Varım!

Kağan da VF’dan. Kağan yalnızca bisiklet kullanmıyor. Aynı zamanda salon çalışmaları yapıyor. İçimizde kondisyonu en iyi olan. Bir kez onunla yan yana bisiklet sürdüm. Yaş farkımız en az 20-25 yaş. Yaş farkı kalp hızını etkiliyor. Yani, yaşlandıkça kalbin dakikada çarpma hızı azalıyor. 20-25 yıllık fark bir o kadar da nabız azalması demek. Bizler harcadığımız eforu ölçmek için kullandığımız nabız ölçerlerle antrenman sırasında bazı uyarlamalar yaparız. İşte, Kağan ile yan yana, düz bir yolda, fena olmayan bir ortalama (35 km/st) ile giderken, benim kalp atım hızım dakikada 140’lara vurmuştu. Kağan’a sordum: “Kalp hızın kaç?” Kağan serinkanlı bir şekilde “115” dedi! İşte sporcu farkı!

Kağan uzun mesafeleri hedefledi ve yaptı. GBI’da dördüncü gün 167 km.lik bir parkuru benimle yaptı. Ertesi günkü 195 km.lik parkuru yanına kimseyi bulamadığı için yapamadı. Keyifli, destekleyici, sporcu ruhlu bir bisikletçi. Son gün yolda gördüğü bir bisikletçiden süper bir bisikleti aldı. Önümüzdeki dönemde rüzgar gibi uçup gidecektir, bu sporcu adam.

Çağdaş Akkoç
“Bir daha rugan ayakkabı giymeyeceğim bisiklette iken”

Çağdaş da bir diğer VF’lu. Onun da ilk GBI deneyimi oldu. İlk GBI deneyimi derken, bu yıl kaptanımız Gökhan, Şefik ve benim ikinci katılışımız GBI’a. Geçen yılki ekibimizde ise çok sayıda katılan arkadaşlarımız da olmuştu. Anlaşılan bu etkinlik katılanları kendisine bağlayıcı bir etkiye sahip.

Çağdaş da iyi bir teknik ve fizik güce sahip. Bir seferinde onunla sürerken Çağdaş’ın bisikletinin ön vites değiştiricisi bozulmuş ve küçük aynakol ile sürmek zorunda kalmıştı. Aynakol ne kadar büyük olursa o kadar hızlı gidebilir bisikletçi, küçüldüğü oranda ise arkaya güç aktarımı o oranda azalır. İşte o gün biz sürerken bizi geçip giden, bizden hızlı giden bir bisiklet ekibi olmuştu. O sırada Çağdaş arkamda idi; ancak sonra onu gözden kaybettim. Buluşma noktasına vardığımda oradaydı ve öğrendim ki küçük aynakol ile hızlı grubun arkasına takılmış, onlarla arayı açmaksızın yol almış!

Sohbeti bol, kahkahası bol, girişgen. İçimizde en havalı ayakkabıları olan da oydu. Ama her nedense onlardan vaz geçmeye niyetli!

Gökhan Gököz
Kaptan

Bu yıl kaptanımız Gökhan oldu. Çok da iyi oldu. Neşeli, bol kahkahalı bir kişi Gökhan. Aynı zamanda sıkı bisikletçi. İşyerine bisikletle gidip gelebilen az sayıda insandan. Tabii, İstanbul’u ölçü alarak belirtiyorum bunu. Gökhan bisikletini sürerken bir eline telefonunu alır ve bolca grup resimleri, selfieler çeker. Geçen sene benimle sürmüş, benim pes ettiğim noktada hızlanarak öndeki grubu yakalamış ve 160 km kolaylıkla yapmıştı. Gökhan evli ve iki tatlı kız babası. Kızlarını da şimdiden bisiklet sporuna hazırlıyor.

Grubu çok iyi yönetti. Her an eksikleri tamamlamaya, zordakilere yardım etmeye baktı. Bolca videolar, fotoğraflar çekti. Herkesin güvende olmasını sağlamaya çalışırken bir yandan da keyif almasına baktı. Çok iyiydin kaptan!

Şefik İğdem
Profesör

Şefik bu yıl ikinci kez katıldı. Şefik hepimizin neşesi. Esprileri, alçak gönüllüğü, ve oflayıp puflamasına rağmen uzun yolları katetmesi. Profesörlüğü akademik kariyerindeki ünvanı. Ancak tanıyanların “bu nasıl profesör” diyebilecekleri kadar alçak gönüllü, espritüel ve keyifli bir insan.

Bu yıl diz ağrıları onu biraz zorladı. Ağrı kesici ve Serdar abiden ödünç aldığı dizliği kullanarak, ağrısına rağmen yüzlerce kilometre sürdü bisikletini. En güzel ödülü de eşi Ayşenur verdi, onu varış noktasında karşılamakla. Şefik, ağrılarından ve çektiği eziyetten olsa gerek, yol boyunca hiç rastlamadığımız kadar mutlu bir yüz ifadesine sahipti, artık, eşine kavuşmuş olarak.

Çilem Acar
Çiçek

Çilem de VF’dan. VF’dan katılan tek kadın. Uzun yolları katederken kimi zaman yollarda Burcu ile yalnız kaldılar. Navigasyonları olmadığı için kalakalmışlar ve mahzun olmuşlardı. Kaptan ile birlikte gidip onları kurtarmıştık. Çok tatlı, keyifli bir insan Çilem. Burcu ile çok iyi anlaştılar ve grubumuzun aşırısıyla maskülen yapısından çıkmasını sağladılar.

Bazı kadınları bisiklet yapmaktan alıkoyan nedenler vardır. Elinin hamuru hikayesi. Bisiklet bakımı, patlak lastiğin değiştirilmesi, zincir yağlanması, bu tür yolculuklarda bisikletin parçalarına ayrılması, paketlenmesi, sonra kutusundan çıkarılıp yeniden montajı, dönüşte de aynısının yapılması… Çilem o kadınlardan değil. Bisikletiyle ilgili her işi kendi başına yaptı. Sonra da verdi kendini yollara. Eksiksiz tamamladı yolları.

Tolgay Kurt
İyi çocuk

Tolgay bu yılki GBI ile siftah yaptı. Sıkı bir giriş yaptı. Kendisine yeni bir bisiklet aldı. Çalışarak hazırlandı. Gruba aynı zamanda Serdar abiyi de kazandırdı. GBI boyunca yolları katederken Serdar abisini de hiç yalnız bırakmadı. Yalnız Tolgay’ı kızdırmaya hiç gelmiyor. Kızdı mı, bitti. Kararını bir kere verdiği zaman geri dönmüyor. Bunu nereden çıkardım; anlatayım. Bir uzun günü tamamlamış olarak kamp alanındaki yemek kuyruğunda sıra kendine geldiğinde yaşanan olay bu çıkarımın nedeni. Yemek servisi yapan bir kişinin Tolgay’ın fişlerini verdiği halde ikinci kişinin yanında olmamasından dolayı yemeğini vermeyeceğini belirtmiş. Tolgay da bu anlamsız uygulamaya tepki olarak kendi yemeğini de almamış. Gökhan daha sonra o yemeği getirdiyse de, bir çatal olsun almadı yemekten!

Tolgay iyi çocuk. Hep güleryüzlü, hep destekleyici, hep takım adamı. Grupta hiç bir zaman çıkıntılık yapmadı.

Serdar Soytürk
Dede

Serdar abi dememiz boşuna değil. Yaş 65. Maşallahı var. İlk kez katılmasına rağmen her günkü parkuru, hiç de geride kalmadan tamamladı. Onca yol sonrası her akşama özel restoranlar ayarladı. Onun rehberliğiyle grubun bir kısmı güzel yemekler yemiş. Kol saatinde torununun resmi var.

GBI’da en yaşlı katılımcı 78 yaşında idi. Bizim gruptan da Serdar abi. Ona bakarak hepimiz örnek aldık. Bu arada belirtmeliyim, sürüşüyle nice 35liklere taş çıkartacak şekilde sürüyor. Yokuşları tırmanışı, düz yoldaki ortalaması, sürüş tekniği, donanım seçimi, sürüş sırasındaki psikolojisi ve sonunda da keyfini hiç ihmal etmemesi ile büyük alkış Serdar abi’ye.

Burcu Gümüşay
Grubumuzun en miniği

Burcu da GBI’da tek yıldızlı, yani ilk kez katılanlar arasında. Bu etkinliğe gelmeden önce Burcu’dan yana endişeli idim; yüzlerce kilometrelik yolları yapamayacağını düşünüyordum. Çok yanılmışım. Minik görüp yanılmayın; çok enerjik ve zorluklarla başa çıkmayı da iyi biliyor. GBI için yeni bir bisiklet almıştı. Bisikletinin hakkını vererek kullandı.

Burcu, Çilem ile çok iyi anlaştı. Birbirlerinden ayrılmadılar, birbirlerini kolladılar. Burcu’nun sürüş tekniği çok iyi. Bisikleti sık sık ayağa kalkarak sürüyor. Yokuşlarda zorlanmıyor. O da İstanbul Florence Nightingale Hastanesi’nden. O da var gücüyle destek yaratmaya çalıştı.

Dönüş yolunda GBI’in düşündürdükleri

Teşekkürler

Londra’da bir eğitim toplantısına katılma şansım olmuştu. Toplantı tükürük bezleri hastalıkları ve tedavileri üzerine idi. Bu toplantıya başlarken bir maksillofasyal (çene ve yüz) cerrahının sunumu vardı. Konuyla doğrudan ilişkili olmamakla birlikte, uzak ve ücra ülkelerde, yoksul ortamlarda yaptıkları zorlu cerrahi tedavi örneklerini vermişti. Çok etkileyici, hatta düşündürücü idi. Hekimlik her ne kadar hasta ayırd etmeksizin hizmet vermek demekse de, bulunduğum ortamda doğal ayrım gerçekleşmekte idi. İstanbul’da, özel bir hastanede, çok iyi bir altyapı ile çalışırken, ne kadar yorulursam yorulayım, bu cerrahın gösterdiği örneklerin yanında yaptıklarım solda sıfır sayılırdı.

Kimbilir nasıl duygular taşıyordu? O yoksulluğun dibe vurduğu ortamlarda, yok kelimesinin bile lüks sayılabileceği bir yerde baş-boyun ameliyatları! Konuşması ilerlerken kullandığı bir slayt ise çok vurucu idi: “Teşekkür etmesini bilen insanlardır mutlu olanlar”.

Dönüş yolunda. Uçakta. Bir GBI etkinliği de bununla bitmiş oldu. Yeniden eski düzenime. Çok da özledim eşimi, evimi, işimi, hastanemi, dostlarımı, memleketimi..

İçimde çok sayıda teşekkür taşıyorum. Öncelikle hastaneme, İstanbul Florence Nightingale Hastanesi’ne teşekkür etmeyi istiyorum. Beni, Şefik ve Burcu’yu, üçümüzü de bu etkinlikle ilgili desteklemiş oldukları için. Hiç de alışılmış, kitabi bir uygulama değildi, bu. Ancak desteklediler. Yanımızda yer aldılar. Yaptıklarını çok önemsiyorum. “Kuruma bağlılığımı artırdı” gibi klişe sözcükler kullanmayacağım, gerçek payı olsa da. Yaptıkları bir ufuk göstergesi.

Bisiklet ve sağlık haylice iç içe. Sağlığını korumak isteyen bisiklete biner. Bisiklete binen sağlığını korumaya çalışır.

Kanımca, bisiklet kullanımı ülkemizde bir doğum öncesi dönem yaşamakta. Bisiklet kullanım oranları muazzam artış gösteriyor ve benim gibi birçok insan trafikte arabasının içinde oflayıp puflamaktansa bisikletine atlayıp yolları aşmaya bakıyor. Bisiklet kullanımının verdiği özgürlük duygusunu yaşayabilmek istiyor. Doğaya, doğasına kavuşmak istiyor.

Türkiye’de bisiklet kullanımına verdiği destekle öne çıkan hiç bir kurum yok. Dilerim bu konudaki öncülükleri ile varolan saygınlığına saygınlık katmış olur, Grup Florence Nightingale Hastaneleri.

Sonra birlikte bisiklet kullandığımız arkadaşlara teşekkür etmeyi istiyorum. Çağdaş, Koray, Kağan, Tolgay, Serdar abi, Çilem, Burcu, kaptanımız Gökhan ve Şefik. Birlikte idik. Zorlukları paylaştık. Dayanışma içinde ilerledik. Birbirimize güldük, birbirimize üzüldük. Ayrı kaldığımız anlar özledik. Ve yeni birliktelikler için birbirimize söz vererek ayrıldık. Sağolun, varolun sevgili dostlar. Ve, bisikletlerinizden hiç uzak kalmayın.

Bisikletlerimizi sürerken, pedallara basarken iki kuruluşa destek yaratmaya çalıştık. Bizim etkinliğimizi yüreğiyle destekleyen, olanakları elverdiğince maddi destekte bulunan her bir kişiye sonsuz teşekkürler.

Son olarak da sevgili eşime ve kızlarıma teşekkür etmeyi istiyorum. Onların bana olan destekleri, koşulsuz sevgileri, değer verişleri, bu etkinliğe katılırken evimden ve işimden uzak kalacak olsam da, bazı riskler ve sıkıntılar pahasına bu yolculuğu gerçekleştirecek olsam da, dimdik durmamda çok çok önemliydi. Teşekkürler Nilgün’üm, sevgili eşim. Teşekkürler Defnoşum, Sasim, İpoşum, tatlı kızlarım.